''72 Kültürlü Berlin Köyü Kreuzberg''

Kültürlerin çatışma ve birleşme noktası olan Kreuzberg’te 38 yılını geçirmiş dertli insan var. Bir dokunup bin ah işitme deyimine uygun bir kişi. Sözünü hatır için söylemeyen bir kişi. Ercan Yaşaroğlu. Medya.Berlin kendisiyle röportaj yaptı. Ancak Ercan Yaşaroğlu çok dertli. Anlatacakları bir röportaja sığdırılamayacak kadar fazla. Röportajı Ayşegül Aşkım Tezcan yaptı.

''72 Kültürlü Berlin Köyü Kreuzberg''
Ercan Yaşaroğlu

Berlin-

''72 Kültürlü Berlin Köyü Kreuzberg''

Medya.Berlin: Ercan Yaşaroğlu kimdir diye başlayalım isterseniz önce. Biraz kendinizden bahsederseniz, Berlin’e gelişiniz nasıl oldu?

E. Yaşaroğlu: 1980 yılında Filistin halkı ile dayanışma için Filistin’e geçtim. Oradan Lübnana. 1982 de İsrail Lübnanı işgal edince oradan bir anlamda kaçtım ve Berlin’e geldim. Sonradan öğrendiğime göre indiğim havalanı Schönefel havaalanıymış. Doğu Berlin’deymiş. Benim Batı Berlin’e geçmem gerekiyormuş. Doğu berlin neresidir Batı berlin neresidir benim bildiğim yok. Oysa Berlin, Doğu Berlin ve Batı Berlin olarak ikiye ayrılıyormuş.

Bindirdiler beni oradan bir taksiye, getirdiler FriedrichStraße’ye. Dediler ki, ne tarafa gidersen git buralar Batı Berlindir. Sağdan da gitsen, soldan da gitsen duvarın içi Batı Berlindir. Dediklerini anlamadım ama... Biraz ilerleyince arkadaşlarıma telefon ettim. Bana bu kahvenin adresini verdiler. Geldim buraya. Geliş o geliş, ogünden beri buradayım. O zaman bu kahvenin adı, Stadteil Kafe idi.

Uzunca bir süre ben buranın adını söyleyemediğim için, buraya Kafe Kotti diyordum. Sonra da buranın adı öylece kaldı. Kafe Koti. Tabiki Almanlarla birden kaynaşamadık. Onlarda ırkçılık vardı. Mesela 1983 Almanya Türkiye Milli maçında ırkçılık tamamen ortaya çıktı. “Yabancılar dışarıya!”, “Auslaender Raus!” buna benzer sözcükler Berlin duvarlarının içini doldurur vaziyetteydi.

Türkiye-Almanya maçında ise bizler ırkçılık karşıtı Alman arkadaşlarla birlikte Olimpia Stadium’a kadar yürüyüş yaptık. Birlik ve beraberlik yürüyüşü. Bu yürüyüşe 40.000 kişi katıldı.

O süreçte ne yaparsak yapalım Almanlarla anlaşamayacağımızı anladım. 1988’de Antifa Gençlik adında bir inisiyatif oluşturdum. Bu inisiyatif uzun süre faaliyette bulundu. Her kesimden pozitif destek aldık. Bazı arkadaşlar hâlâ övünürler bu inisiyatifin içinde bulunduklşarı için. Bazıları da inisiyatifin i,çinde olmadığı halde ben de oradaydım diye inisiyatifi istismar ederler. Televizyonlara çıkarak ben de Antifadaydım diye böbürlenen sanatçıular var. Onlar yalan söylüyorlar. 1991 yılından itibaren de eğitmenlik ve danışmanlık yapmaya başladım. Türkiye’den gelen insanların çoğu Almanlar tarafından istenbmediklerinin farkında değiller. Farkındalğın olması gerekir.

Medya.Berlin: Siz ne zaman hissettiniz istenmediğiniz?

E. Yaşaroğlu: Daha gelir gelmez hissetmeye başladım. Mülteci olarak başvuru yapınca, bana hemen sosyal yardım maaşı bağladılar. İtiraz ettim. Ben sapa sağlam adamım bana iş verin, ben yardım almak istemiyorum dedim. Siz bu davranışınızla benim onurum ve haysiyetimle zedeliyorsunuz dedim.

Yardımı kabul etmedim ve o günden itibaren de sosyal yardım almadım. Bu şekilde sağlığım yerinde giderse almayacağım da. Resmi dairelerde hissettim istenmediğimizi. İnsanların sana bakışlarından anlıyorsunuz istenmediğinizi. Oysa bizim utanacak birşeyimiz yoktu. Davet edilmişiz ve işçi olarak buraya gelmemişiz. Biz 12.000 yıllık kültürel birikimin olduğu bir ülkeden geliyoruz. Bunları farkedince zaten gençlere onurlu olmaları gerektiği söyledim.

İlk tartışmalara başladığım dönem de o dönemdir. Baktım ana toplum bizleri anlama zorluğu yaşıyor. Entegrasyon diye tutturmuş. Ben de onlara dedim ki, ben entegre olmayacağım. Entegre dediğiniz şeyden kastedilen asimilasyondur. Ben sizin dediğiniz şekilde entegre olmayacağım ve entegre olmayacan bir insan olarak da burada varlığımı sürdüreceğim. Çünkü, Alman Anayasasın 1. 2. 3. ve 4. Maddeleri, “Ercan sen geldiğin gibi kalabilirsin, ben seni olduğun gibi korumak zorundayım. Can ve mal güvenliğin devlet tarafından sağlanmak zorunda.” Ben Anayasal güvence altındayım. diyen bir anayasa var. Bana diyor ki sen inancınla, varoluşunla, değerlerinle burada var olabilirsin.

Dürüst olan davranış, “Ben Elhamdülillah Müslümanım ve Müslüman olarak bu toplumda var olacağım, sizin değerlerinize de saygılı olacağım” demektir. Ben bazı kurumları da, insanlareı da biliyorum; buradaki insanların entegrasyonunu sağlamak için belediyelerden, senatodan yardımlar alarak kendi varoluşlarını sürdürdüler ve bu yoldan zengin oldular.

Kimse benim Anadolu insanımı kandırmamalıdır. Onun sırtından para kazanmamalıdır. 3.5 Milyon Türkiyeliyiz biz burada. Bu insanlar ayrı kültürlerin insanlarıdır, ama birnbirlerine saaygılıdırlar, bunların arasını açmamk gerekir. Bunların birliğini sağlanması amaç olmalıdır. Bu insanlar 72 kültür temsil ederler. Bunlar Anadoludur. Orta Asya’dan Balkanlara kadar bizler Türkiyeyiz. Anadoluyuz.

Kendi kültümüzle varlığını sürdüren ve ayakta kalmaya çalışan insanımız çok az, daha ziyade kendi kültürlerini yok sayarak, yalakalık yapmak suretiyle kimliksiz insanlarımız türedi. Bu insanlar gençlerimize kötü örnek oluyorlar. En büyük sorunlarımızdan birisi budur. Kendi kimliğini reddeden bir kuşak yetiştirdik biz. İkinci kuşak kendi kimliği ile mutsuz duruma geldi. Türkiye’ye gidiyor orada mutsuz buraya geliyor burada mutsuz. Bu durum üçüncü kuşağa yansıdı, simdi dördüncü kuşak var ben o kuşağa intihar kuşağı diyorum.

İnsanın ailesine ve diğerler insanlara karşı sorumluluğu vardır ve herkes sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. Ancak o zaman bu intihar kuşağının elinden tutabiliriz.

Medya.Berlin: Peki siyaseten aktif olduğunuz ve toplumsal özgürlükleri savunduğunuz görüşleriniz belli edebileceğiniz, sesinizi duyurabileceğiniz bir platform var mı Almanya’da veya Berlin’de?

E. Yaşaroğlu: Ben bu işleri, tek başıma yapıyorum. Alman basınına gidiyorum. Bazı radyolara gidiyorum. Onlarla da bu konularda birebir konuşuyorum. Etrafımda bir güven ortamı oluştu. Ben yalakalık yapmıyorum, onlar küstahlık yaptığında sen beni aşağılıyorsun diye yüzlerine söyleyebiliyorum. Ana toplum içerisinde yerim kenarda değil, toplumun ortasındadır. Ana toplum ile diyaloglarınız da sorun yaşamıyorum. Dürüst olunca toplum seni reddetmiyor. Kreuzberg’ in sorunlarını Alman basınıyla tartışıyorum, Türk basınından daha çok Alman basınına konuşur hale geldim.

Medya.Berlin: Peki düşüncelerinizi özgürce söyleyebiliyor musunuz?

E. Yaşaroğlu: Almanya’nın çıkarlarına ters düşen bir şey söylediğim an, sansür demeyelim ona ama bir şekilde traşlanıyorum. Bir şekilde sınırlar çiziliyor. Bunu yapan gazeteci arkadaşlar değil, redaksiyonlar. Ana toplumda bana karşı bir güven oluştu ve aynı zamanda göçmenlere ulaşabilmek için arkadaşların yardımlarıyla kendi insanıma da seslenir hale geldim. Kendi insanım beni kendi çekmecelerinde düşünerek hareket ettiği için burada, beni bir çekmeceye sığdırmaya çalışıyor. Solcu mu dewsm, demokrat m desem, Antifa mı desem. Bana ne diyeceğini bilmez vaziyeteler. Güveni var ama yine de bir çekmeceye sokmak zorunda. Ben sonunda Kreuzberg’in Ercan abisi oldum. İster 20 yaşındaki çocuk ister 70 yaşındaki amca. O güveni sağladım. 38 yıldır, Berlin’de yaşıyorum.

Medya.Berlin: Peki 38 yıl sonra, özellikle şu konu benim canımı yakıyor ve bununla alakalı konuşmak istiyorum dediğiniz konula var mı?

E. Yaşaroğlu: Kreuzberg ile Harlem’i karşılaştırıyorum ben. Nasıl siyahlar Harlem’de uyuşturucu müptelası ve satıcısı haline getirilmişse, Kreuzberg’teki Türkiye’den gelen insanlar da uyuşturucu tüketen ve satan insanlar haline getirildi. Bunu yapanlar, isteyerek ve bilerek bu provokasyon ortamını yaratan Alman devletinin belli nosyonlarıydı. Ben Cumhurbaşkanı ile de bu konuyu tartıştım, burada, kafede. Dördüncü Kreuzberg Birliği Başkanı ile de tartışıyorum, artı dört tane Berlin Eyalet Başkanı ve üç tane İçişleri Senatörü ile tartıştım. Sadece konuşmuş olduk, verilen sözlerin hiçbiri yerine getirilmedi.

Medya.Berlin: Peki faili meçhul cinayetler konusunda sizce Almanya’nın bir çalışması var mı?

E. Yaşaroğlu: Bir çalışması yok, NSU cinayetlerindeki çalışma bile bir şeylerin üstünü kapatmak içindi. Bu konuşlarda kayda değer hiçbir çalışması yok, faili meçhul bir sür cinayet var. Bunlar tartışılsın diye gene benim entelektüel insanlarımın bir çalışması yok. Sözüm ona entelektüel. Burada var olan entelektüel birikim de nedense Türkiye politikasına ayak uydurmaya çalışıyor, hiçbir zaman buraya gelemiyor o enteller.

Onların derdi Türkiye, nasıl bir dertse. 3500 km uzaktaki insanlara akıl vermeye çalışan küstah enteller bunlar, bunun başka izahı yok. Oradaki 82 milyonun akla ihtiyacı yok, yönetimini de kendi belirleme hakkına sahip. Sana ne oluyor. Burada sorumluluk almak gerekir. Bu toplum içerisinde var olmak için, bu toplumun sorunlarını tartışıp ve Alman toplumunu da salak yerine koymadan dürüstçe, ben buyum deyip onlarla diyaloğa girmek gerekir. Bunu başarabilen birkaç arkadaşım var benim. Ama onlarda da şöyle bir korku var. Çok konuşursam bana zarar gelir mi acaba korkusu. Demokrasiden bahsediyoruz da, eğer bu korku varsa, buradaki demokrasiyi de sorgulamamız gerekir.

Medya.Berlin: Zarar gelir mi sizce?

E. Yaşaroğlu: Geliyor.

Medya.Berlin: Peki yükselensağ radikalizm hala güçlü mü?

E. Yaşaroğlu: O elbette güçlü, hem de çok güçlü. Artı bir de vergi dairesi üzerinden zarar verebilirler. Veya madde satıcısı birisi ile kahve içerken resmin çekilir. Sonra da ihtiyaç durumunda gerekli görülen yerlere şikayet edilirsin. İnsanlar senin maduriyetin üzerinden kariyer yapmaya çalışırlar.

Medya.Berlin: Almanya’da yükselen ırkçılık sizce Türkofobiden mi kaynaklanıyor yoksa İslam kaynaklı bir antipati mi var Avrupalılarda?

E. Yaşaroğlu: Geçmişten günümüze bakarsak, istenmeyenler Türkiye’den gelen insanlardır. Ancak bunu eylem yaparken tam olarak ayırt etmiyorlar. Seni yakarken binanın ziline bakıp, bu Alevi bu Sünni bu Arnavut bu Kürt diye ayırmıyorlar, binayı yakıp geçiyorlar. Hristiyan kökenli de ölüyor, Müslüman kökenli de ölüyor, Türkü de ölüyor Kürdü de ölüyor. İnsanlara bunu anlatmaya çalıştım, birbirimizi ötekileştirerek bir yere varamayız, bütünlük sağlamamız gerekiyor dedim. Ama anlatmak zor.

Medya.Berlin: Almanya’nın uyum politikası dediği şeyi nasıl buluyorsunuz? Bunun dışında bir de çuvaldızı kendimize de batırırsak, Türkiye kökenli insanların yanlış yaptığı bir şey yok mudur?

E. Yaşaroğlu: Uyum politikası diye bir şey yok, uyum olmayacak. İnsanlar kendi değerleri ve kendi varoluşları ile bu toplumda zaten varlar, varız. Bana uyum diye bir şeyi dayatmaması gerekiyor, benim de buna karşı çıkmam gerekiyor. Ama önce benim var olduğum şeklimle Alman toplumuna kendimi kabul ettirmek gerekiyor.

Bu anlamda yalakalık yapmadan gerçekten, çuvaldızı kendimize batıracaksak, Alman toplumunu aptal yerine koymadan Alman toplumu ile diyaloga gireceksek, bun un yolu nkarşılıklı anlayıştan geçer.

Mesela, birinci kuşak olarak benim iki tane cumhurbaşkanım var, iki tane başbakanım var, iki tane dışişleri bakanım var. Ama benim evlatlarım, torunlarım için böyle değil. Onlar için sadece bir başbakan var, Frau Merkel.

Benim geldiğim bir ülkem var, ama benim yaşadığım yer burası. Bu dürüstlüğü de göstermek gerekiyor. Ne Ankara’ya ne de Berlin’e yalakalık yapmak zorundayım. Benden sonraki kuşaklar için Türkiye bir tatil yeri olacak, benim kızım veya oğlum için. Türkiye, onlar için gidip yaşayabilecekleri veya gelecek kurabilecekleri bir ülke olmayacak. O buralı, buradaki varoluş değerleri ile var oldu ve onunla yaşıyor. Türkiye politikası da o yüzden onları hiç ilgilendirmiyor. Bu nu görmek gerek.

O anlamda benim kuşağıma düşen görev, şu anda evlatlarımızın buradaki gelecekleri ile ilgili ana toplumda yer bulmak için çalışmak.

Ana toplumun sorunu çok fazla. Burada doğan burada okula giden, burada iş hayatına başlayan kişilerin, Almanyalı veya Kreuzbergli oluşu kabul edilmiyor. Rahatsızlık göçmenlerde yani bizde değil, rahatsızlık ana toplumda. Kan bağı ile düşünen ve karar veren toplumun farklı düşünmesini sağlayacak olan göçmenlerdir, tartışarak ve dürüstçe. Hiçbir bireysel çıkar düşünmeden.

Medya.Berlin: Kottbusser Tor ve Kreuzberg sizin için güvenli yerler midir?

Birey olarak güvenli ama benim dükkanım evim soyulabiliyor, buna benzer şeyler olabilir. Kreuzberg buna rağmen benim memleketim. Ben Kreuzberg’te evimdeyim.

Medya.Berlin: Kreuzberg’i farklı kılan nedir?

E. Yaşaroğlu: Kreuzberg’te dünyada var olan her kültürden insanla karşılaşıp diyalog içine girme imkanınız var. Ki benim için zenginlik bu. Anadolu’nun farklı kültürlerinin zenginliği gibi birşey. Bizleri güçlü ve ilerici kılan bu özelliktir. Ancak Kreuzberg Harlemleştirilmeye çalışılıyor. Uyuşturucu pazarı haline getirilmeye çalışlıyor. Bu konuda mücadele etmek gerekiyor. Bunu yapanlar Berlin senatosu ve şehir planlamasıdır. Onların yarattığı çukurda benim gençlerim uyuşturucu müptelası ve satıcısı durumuna getirildi.

Ne bedel ödenecekse ödensin, ancak burası uyuşturucu pazarı olmanin dışına çıkarılsın. Burası Harlem olmamalı. Tek başıma mücadele ediyorum burada. Esnaf kasasına bakıyor. Bu konularla ilgilenenler çok az. Duyarlılık yok, tutkunluk yok. Anneler babalar üç kuruşla bahis bürosunda bahis oybnuyorlar, otomatlarda vakit geçiriyorlar. Bu kimliği yaratan şehir planlaması ve Berlin Senatosudur başkası değildir.

Medya.Berlin: Şehirplanlaması toplumun özünü dokusunu da değiştiriyor mu?

E. Yaşaroğlu: Burası bir köy bile değil, Türkiye’nin herhangi bir köyü bile buradan daha temiz, daha derli toplu. Bir kere bunu anlatmak gerekiyor bunlara. İkincisi Almanlar beni ötekileştirmek ben de, madde satıcısı veya tüketicisi kimliği görür. İçinde yaşadığımız toplumun realitesini kavramak gerekiyor, bunu kavramış bir Alman toplumu yok. Suni yaratılmış bir alan var. Evinde madde yakalanan, silah yakalanan insanlar üç gün sonra serbest kalıyor. Nasıl mücadele edeceksin

arkasında dayıları olan o insanlarala. Onların dayılarım dediği de polisler. Son beşyılda 44 kadının ırzına geçildi bu alanda, bunları bilerek konuşuyorum. Öyle kafada atmıyorum. Kimseyi karalamak miçin de konuşmuyorum.

Ne yazık ki kimse yazmıyor bunları. Suriye’den buraya gelen, sığınan insanlar da ötekileştiriliyor. 1 milyon insanı 5.000 eşkiya ile suçlar hale geldi Almanya. Bu politik sorumsuzluktur, demokrasi değildir.

Medya.Berlin: Peki, pandemi zamanında neler gözlemlediniz?

E. Yaşaroğlu: Herkes diken üstünde. Birdenbire müşteriler azaldı. Esnaf kan ağlıyor. Esnafa yardım edeceğiz diyorlar. Bir yandan veriyorlar öte yandan baskınlar düzenliyorlar. Sonra da hepimiz dolandırıcıymışız gibi muamele görüyoruz. Bir insanın yapmış olduğu hata camiye, esnafa yansıtıldı. Birdenbire polis ordusuyla beş yer basıldı, şu yapıldı bu yapıldı diye. Polisle birlikte gelen gazeteciler oldu. Bu olaylar, güvenlik güçlerininin güvenlmezliğne yol açtı. İstihbarat dahil.

Medya.Berlin: Kreuzberg halkının güvenlik birimlerine, polise güveni kalmadı dediniz hiç mi kalmadı?

E. Yaşaroğlu: Hiç kalmadı. Olmayışının arkasında yatan da onların bu davranışı. Kottbusser’e 500 polis ile gelirken, Alman basını ile gelen bir de polisimiz var bizim. Polis geldikten bir saat sonra gelmedi basın, aynı anda geldi. İslamofobi’ye de geleceğim kısaca, İslamofobi ırkçılıktır. İslamofobi diye bir şey yok aslında. Uydurulmuş birşey bu. 300 yıldır Müslümanlarla, İslâm ile içiçe yasayan Alman toplumunun, dört yılda İslamofobi diye bir olayı tartışması ırkçılığın daniskasıdır. Bunu başlatan da bizim şuandaki iç isleri bakanımızdır. İçişleri bakanımız yeni yeni toparlamaya başladı kullandığı sözcükleri seçmeye. Onu da televizyonda ırkçılığı yüzüne söylendikten sonra. Gerçekten benim iç isleri bakanım değildir o, çünkü benim güvenliğimden sorumlu olarak görmüyor kendisini. Beni potansiyel suçlu olarak görüyor. Ben diye bir derdi yok.

Medya.Berlin: Berlin’de bir tek şeyi yapmak isteseniz ne yapardınız?

E. Yaşaroğlu: Tüm çekmeceleri kırardım. Gizli kalan hiçbir şey olmasın, inanç çekmecesi milliyet çekmecesi, farklılıklar çekmecesi, hepsini kırardım. Biz kültürünün yaratılması tek istediğim olurdu.

Rüportaj: Ayşegül Aşkım Tezcan