Dereköy’den Avrupa’ya

Ben 1950 yılında Konya’ya bağlı Derebucak ilçesinde doğdum.Benim çocukluğumda Dereköy denirdi Derebucak’a.Çünkü orası bir köydü.

Dereköy’den Avrupa’ya
Ahmeh Külahcı ,Frank-Walter Steinmeier röportaj esnası

Berlin-

Derebucak 1955 yılında bir yaz günü çıkan yangında kül oldu.
Birkaç ev hariç tüm evler yerle bir oldu.
Köyün ağası olan rahmetli Ahmet dedemden kalma bizim gösterişli cumbalı ahşaptan evimiz de öyle.
Herkes gibi biz de sokakta geçirdik geceyi.
Kızılay ve Konya valiliğinin yardımlarıyla ertesi gün çadırlar kuruldu.
Herkes gibi biz de geçici olarak çadırlara sığındık.
Çok geçmeden devlet de elini uzattı.
Yapılan mali yardımlar ve insanların kendi imkânlarıyla yeni binalar inşa edildi.
Babamla abisi de Dereköy’ün göbeğine taş duvarlı bir bina yaptırdı.
Uzun süre hep birlikte aynı binada yaşadık.
İşte 1961 yılında Türkiye-Almanya İş gücü Sözleşmesi yapıldıktan sonra Dereköy’den de Almanya’ya gidenler oldu.
Yangın felaketinden zarar gördüğümüz için Derebucaklılara öncelik bile tanınmıştı.
1962-1963 yılında Almanya’nın yolunu tutan Derebucaklıların hepsi de tanıdığımız insanlardı.
Çoğu 30 yaşın altında genç insanlardı.
Ama çok büyük bir bölümü muhtemelen Almanya’nın da, Avrupa’nın da nerede olduğunu bile bilmeyen insanlardı.
Çünkü onların çoğu okula bile gitmemiş ve okuyup yazmayı askerde öğrenmişti.
Almanya’nın yolunu tutan Dereköylülerin sayısı her geçen yıl arttı.
Kısa bir süre içinde sayıları yüzü geçti.
Almanya’ya gidenler zamanla izine gelmeye başladılar.
Önceleri dokuma yün pantolonla dolaşan Dereköylüler, Alamancı olunca takım elbiseli ve kravatlılardı artık.
Hatta aralarında fötr şapka takanlar bile vardı.
Tabii Opel, Ford ve Volkswagen (Kaplumbağa) marka otomobillerine binip izine gelenler de.
Artık Dereköy bambaşka bir yerleşim birimi olmaya başlamıştı.

Avrupa’dan gelenler akrabalarına, yakınlarına hediyeler de getirirlerdi.
Benim de halamın kocası bir dayım vardı Bavyera’nın Hof kenti yakınlarındaki Spaneck köyünde bir tekstil fabrikasında çalışan.
Ali dayı, Ali Arslan her izine geldiğinde bana da bir naylon gömlek ve yün kumaş hediye ederdi.
Çok sevinirdim.
O çok kaliteli yün kumaşlardan lise öğrenimi gördüğüm Beyşehir’de tanıdık bir terziye elbise diktirir severek giyerdim.
Arkadaşlara caka satardım.
O dönemler Türkiye’de masaların üzerine yerleştirilen kocaman bataryalı radyolar vardı.
Ama tanıdık bir ‘Alamancı’ Dereköylü babamın siparişi üzerine bize pilli bir ‘el radyosu’ getirdi.
Derebucak’ta hemen hemen kimselerde olmayan Grundig marka bir radyo.
Onu artık hiç yanımdan ayırmıyordum.
Onu dinleyerek yatıp, dinleyerek kalkıyordum.
Daha sonraki yıllarda Avrupa kapıları açılına Derebucaklılar Fransa, İngiltere, Danimarka, Avusturya, Hollanda, Belçika, İsveç ve Norveç’in de yollarını tuttular.
Nerdeyse artık hemen hemen her evden bir çalışan vardı Avrupa’da.
1969 yılında ben de tıp öğrenimi yapmak için Fransa’nın yolunu tuttum.
Ama bitiremeyip Almanya’ya geçtim ve Bochum Ruhr Üniversitesi’nde Komünikasyon Bilimleri, Politik Bilimler ve Genel Dil Bilimleri okudum.
Fakülteyi bitirdikten sonra Hürriyet’in Avrupa baskıları merkezi Frankfurt’ta çalışmaya başladım.


Türklerin Almanya ya gelişin 60.yıl münasebeti ile Hürriyet gazetesinin sergisinde Ahmet Külahcı,Bakan yardımcısı Serdar Çam ve
Büyükelçi Ahmet Başar Şen ile birlikte Hüriiyet gazetesi Almanya eski gazete manşetlerine izlediler.

Frankfurt-Berlin-Frankfurt-Bonn-Berlin Hürriyet’te tam 41 yılı doldurdum.
Her yıl Türkiye’ye izine gittiğimde 1988 yılında ilçe olan Derebucak’ta çeşitli Avrupa ülkelerinden izine gelmiş kızlı-erkekli gençlerle sohbet ettim.
Hepsi de modern giysili çağdaş gençlerdi.
Çoğu kendi aralarında Almanca, Fransızca, İngilizce, Norveççe, İsveççe konuşuyordu.
Ama Türkçeleri de güzeldi.
Evet…
Dereköylüler, Derebucaklılar Avrupalı olmuştu.
Yalnız Dereköylüler değil Türkiye’nin çeşitli kesimlerinden gelen insanlarımız da artık Avrupalı oldu.
Ama kökenlerini ve kimliklerini de unutmadan.
Zaten doğru olanı da budur.
Buna da herkes saygı göstermelidir.

Ahmet Külahcı