Ev Yaşamında En Büyük Yük Kadının Sırtında

TÜİK, 2021 yılına ait Türkiye Aile Yapısı Araştırması sonuçlarını açıkladı. Araştırma, ev yaşamında en büyük yükün kadının sırtında olduğunu ve hanedeki ev işlerinin genellikle kadınlar tarafından üstlenildiğini gösteriyor. Uzmanlar, araştırmanın sonuçlarını VOA Türkçe'ye değerlendirdi

Ev Yaşamında En Büyük Yük Kadının Sırtında

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ait Türkiye Aile Yapısı Araştırması (TAYA) sonuçlarını açıkladı. 2006 yılından bu yana her beş yılda bir Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı işbirliğiyle uygulanan araştırmada, hane halkı özellikleri, evlilik, boşanma, aile içi ilişkiler, sosyal hayat ve alışkanlıklar, akrabalık ilişkileri, çocuk, yaşlı ve diğer toplumsal konularda Türk ailesinin güncel sorunları ile aile hayatına ilişkin değer yargıları ortaya konuluyor.

Araştırmaya göre ev yaşamında en büyük yük kadının sırtında. Hanedeki ev işleri genellikle kadınlar tarafından üstleniliyor. Kadınlar en fazla, yüzde 94,9 ile çocuk bakımı, yüzde 85,6 makineyle bile olsa çamaşır yıkama ve yüzde 85,4 ile yemek yapma ile evin günlük toplanması ve temizlenmesi işlerini üstleniyor. Erkekler tarafından en fazla üstlenilen işler ise sırasıyla, yüzde 74,1 ile aylık faturaların ödenmesi, yüzde 65,2 ile küçük bakım, onarım, tamir işleri ve yüzde 49,3 ile günlük/haftalık gıda alışverişi oldu.

VOA Türkçe’ye değerlendirmede bulunan Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Umut Beşpınar, Türkiye’deki toplumsal cinsiyete dair algıların ev içerisinde eşitsizliğe yol açtığını kaydetti: “Bunun nedeni toplumda kadını genelde ev alanıyla, özel yaşamla sınırlı gören, erkeği de kamusal yaşamla sınırlı gören yaklaşımın etkin olması ne yazık ki. Bu durum, ev işlerini paylaşmada da erkeklerin ciddi olarak bu sorumlulukları kendilerine ait görmemelerine neden oluyor. Bu bir boyutu. İkincisi, Türkiye’de kadının iş gücüne katılımı çok düşük, kadının iş gücüne katılımı OECD ülkeleri arasında Türkiye’de en düşük. Ev işlerinin büyük oranda kadının sorumluluğunda görülmesi bu durumun bir sonucu. Çünkü kadın evde her ne kadar çalışsa da ekonomik, ücretli çalışma yaşama katılamadığında evdeki sorumluluklar sadece onun sorumlulukları olarak görülüyor.” Beşpınar, devletin kadını ev işlerinden sorumlu gören bakışının ve bu yöndeki sosyal politikalarının da bu durumu ortaya çıkardığını belirtti.

“Yüzde 82 sanki kadınların çalışmasını destekliyormuş gibi görünüp bir sürü şart düşmüş”

Bu tabloya rağmen katılımcılar tarafından kadının çalışması ve sosyal hayata katılması da önemli bulundu. “Kadının çalışması ve sosyal hayata katkı sağlamasının değerli olduğunu” düşünenlerin oranı yüzde 82,6 oldu. Araştırmaya katılanların yüzde 49,9’u ise “aile geçimi için zorunlu değilse kadın çalışmamalıdır”, yüzde 35,8’i “kadının asli görevinin çocuk bakımı ve ev işleridir” dedi.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Dr. Feyza Akınerdem, Türkiye’de kadının çalışmasına yönelik algıyı şöyle değerlendirdi: “Ama’lı bir çalışmaya izin ve teşvik var toplumun gözünde. Yani tabii ki kadının çalışması değerlidir ‘ama’ bu ancak ailenin ekonomik olarak sürdürülebilirliğini sağlaması için ise mümkündür, iyidir. Onun dışında bir sürü ‘ama’sı var. Yüzde 82, sanki kadınların çalışmasını destekliyormuş gibi görünüp bir sürü şart düşmüş. ‘Ev işlerini aksatır, eğer gerekli değilse çalışmamalıdır, önceliği çocuğa vermelidir’ gibi bir sürü ‘ama’nın yanında kadının çalışmasına destek var. Bu da aslında kadınların hala esas olarak evde görevli olduğu, çocuklara bakmak, sosyoekonomik hayatın sürdürülebilirliğini evden sağlamak, eğer bundan artakalan enerjisi, zamanı, mesleği ya da zaruri bir ihtiyacı varsa çalışması öngörülüyor. Yani dolayısıyla Türkiye’de toplumsal ve kamusal hayata katılım, kadınlar için ‘ama’lı bir katılım.”

Beşpınar ise kadınların çalışmasının kendi isteğine bırakılmadığı yorumunu yaptı: “Toplumun yüzde 50’si, kadının çalışmasının maddi zorunluluk durumu dışında gereksiz olduğunu söylemiş. Bu aslında ciddi bir rakam. Yani toplumun yarısı ‘eğer geçim için gerekli değilse kadının çalışmaması gerektiğini’ düşünüyor. Burada toplumun yarısı tarafından kadının bireyselliği, kadının kendi birikimini topluma yansıtması, kadının kendisini gerçekleştirmesi, bütün bunların göz ardı edildiğini görüyoruz.”

Gelecek üç yıl içerisinde evlenmeyi düşünmeyenlerin oranı yüzde 80

Araştırmada evlenme ve boşanmaya ilişkin sonuçlar da yer aldı. Evli, eşi ölmüş ve boşanmış bireylerin ilk evlenme yaşları incelendiğinde, ilk evliliklerin yüzde 36,9'unun 20-24 yaş aralığında, yüzde 23,5'inin 25-29 yaş aralığında ve yüzde 16,5'inin 18-19 yaş aralığında gerçekleştiği görüldü. Araştırmaya katılanların geneli hem erkekler hem de kadınlar için uygun görülen ilk evlenme yaşını da 25-29 yaş aralığı olarak belirtti.

Gelecek üç yıl içerisinde evlenmeyi düşünmeyenlerin ya da kararsız olanların oranı ise yüzde 80,1. Hem erkekler hem de kadınlar için en önemli evlenmeyi düşünmeme nedeni eğitim hayatına öncelik vermek oldu. Araştırmadaki bireylerin yüzde 29,5'i eğitim hayatına öncelik verdiği için, yüzde 11,9'u maddi kazancı yeterli olmadığı için ve yüzde 10,2'si evlenmek için uygun biriyle karşılaşmadığı için evlenmeyi düşünmediğini belirtti.

Evlenilecek kişide aranan özellikler sorulduğunda, kadınlar yüzde 92,1 ile erkeğin “gelir getirici bir işinin olmasını”, erkekler ise yüzde 86,4 ile kadının “ev işleri ve çocukların bakımını paylaşmasını” bekliyor.

İlk evlenme yaşının giderek arttığı Türkiye’de evliliğinin “yetişkinliğe geçiş” anlamı taşımaktan çıktığını kaydeden Akınerdem “Çok devasa bir sıçrama olmasa da yıllar içerisinde yükselme trendi var evlenme yaşında. Ama yine 20’li yaşların içerisindeyiz. Çok geç evlilikler değil. 'Üç yıl içerisinde evlenmeyi düşünmüyorum' ifadesinin karşılığı aslında evliliği öteleme. Bunun içerisinde ekonomik koşullar olduğu gibi eğitim hayatıyla ilgili meseleler de olabilir. Daha doğrusu hayatı planlamayla ilgili meseleler olabilir: ‘Öncelikle eğitimimi, mesleğimi, kendi ayaklarımın üzerinde durmayı sağlayacağım. Ondan sonra evleneceğim.’ Evliliği bir fikir, bir düşünce olarak reddetmek yerine aslında hayat planı içerisinde daha ileriye öteleme gibi bir tutum olduğunu tahmin ediyorum bu verilerden yola çıkarak. Evlilik yetişkin hayatına girmenin bir geçişi değil artık. İnsanların hayatlarının içerisinde daha iyi planlamak istedikleri bir şey olduğunu düşünüyorum” dedi.

Çocuk yaşta evlenen kadınların oranı yüzde 24

Türkiye’de kadınların erkeklere göre daha fazla çocuk yaşta evlilik gerçekleştirdiği de görüldü. Evliliğini 18 yaşından önce yapan erkeklerin oranı yüzde 4,4 iken kadınların oranı yüzde 24,2 oldu. Araştırmada çocuk evliliklerin oranı toplamda yüzde 15 olarak açıklandı.

Sosyolog Akınerdem çocuk evliliklerinin bitirilmesi için kadının toplumdaki konumunun iyileştirilmesi gerektiğini vurguladı: “Tabii bu, yıllar içerisinde yığılan bir veri. Yani bu yıl içinde evlenenlerin istatistiği değil. Her yıl azalan bir trend var olsa da bu devam ediyor. Bu çarpıcı, çünkü buna karşı aslında hem yasal düzenlemeler var hem toplumda daha çok bilinçlenme var. Örneğin Havle Kadın Derneği’nin bu konuda bir araştırması var. İnsanların aslında ne toplumsal ne geleneksel ne de dini olarak erken yaşta evliliği çok fazla tutum olarak desteklemediklerini görmüştük orada. Fakat yine de hala devam eden bir durum var. Buna karşı hem yasal düzenlemelerin iyi işletilmesi gerekiyor hem de toplumsal olarak, özel olarak kadının yerinin, değerinin ve hayat koşullarının iyileştirilmesinin, hayat seçeneklerinin arttırılmasının, eğitim hayatı gibi bir hayat planı içerisinde evliliği planlayabilmelerinin imkanının açılması gerekiyor.”

Araştırmada boşanma nedenleri incelendiğindeyse, en önemli neden sorumsuz ve ilgisiz davranma oldu (yüzde 32,2). Bunu yüzde 14,1 ile aldatma, yüzde 9,8 ile evin ekonomik olarak geçimini sağlayamama ve yüzde 8,1 ile dayak/kötü muamele izledi.

Ailelerin çocuk algısı

Araştırmaya göre ekonomik nedenler çocuk yapmanın da önünü kesiyor. Çocukla ilgili algılar incelendiğinde, araştırmaya katılanların yüzde 48,3’ü “insanlar ekonomik durumları uygun değilse çocuk yapmamalıdır” dedi. En yüksek oranda ise “Vatana ve millete hayırlı çocuk yetiştirmek toplumsal bir görevdir” (yüzde 94,4), “Çocuk aile olmanın anlamını tamamlar” (yüzde 88,9), “Çocuk eşleri birbirine yakınlaştırır” (yüzde 83,1) algıları önde geldi.

Türkiye’de AK Parti iktidarının çocuk yapmayı teşvik etmesine karşın bunun ailelerde ekonomik nedenlerle karşılık bulmadığına değinen Akınerdem, “Türkiye’de çocuk yapmak, çok çocuk sahibi olmak, en az üç çocuk sahibi olmak nüfus artışı için teşvik edilse dahi Türkiye sosyal devlet olmaktan uzaklaştığı için bu çocukların sosyal ve ekonomik olarak aile içerisinde sürdürülebilirliğe destek olacak bir tarafı yok. Yani çocuk yaptığınız zaman daha iyi geçinme, ekonomik olarak daha fazla refah seviyesinde olma durumu yok. Çocuklar çeşitli sosyal politikalarla desteklenmiyor. O yüzden insanlar çocuk yetiştirme konusunda tamamen çocukla baş başa bırakıldıkları için haliyle ekonomik olarak sürdürülebilirlik durumu olmadığında çocuk yapmayı tercih etmiyorlar. Bu açıdan çarpıcı bir veri” dedi.

VOA Türkçe’ye konuşan Prof. Dr. Beşpınar da Corona virüsü salgını dönemindeki ekonomik sıkıntıların bu algıyı pekiştirdiğini söyledi: “Bir sosyal bilimci olarak içinde bulunduğumuz Covid döneminde buna dair görüşün arttığını düşünüyorum. Covid’in özellikle ekonomik açıdan yarattığı sıkıntılar, ekonomik güvence sağlanmadan çocuğun bakım ve ihtiyaçlarını sağlamanın ne kadar zor olduğuna dair algıyı arttırmış olabilir.”

“Toplum yaşlandığında devletten ‘evde bakım hizmeti’ talep ediyor”

Çocuk ile ilgili bireylerin algıları incelendiğinde, yüzde 83,1'i çocukların anne ve babasına yaşlılıklarında bakması gerektiğini düşünüyor. Ancak bireylerin kendilerine bakamayacak kadar yaşlandıklarında nasıl yaşamayı tercih ettikleri sorulduğundaysa, yüzde 30,7 ile “evimde bakım hizmeti alırım” diyenler ilk sırada geldi. Bunu yüzde 27,5 ile “oğlumun/kızımın yanında kalırım”, yüzde 25,6 ile “fikrim yok”, yüzde 15 ile “huzurevi/bakımevine giderim” diyenler izledi.

Araştırmacı sosyolog Akınerdem, Türkiye’nin yaşlılara yönelik sosyal politikalarının zayıf olması nedeniyle ‘evde bakım’ talebinin öne çıktığı değerlendirmesinde bulundu: “'Evde bakım hizmeti almak isterim’, bir talep. Türkiye’de bu talebin şu anda yeterli bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Yaşlı, engelli ve çocuk bakımı, giderek refah devleti olmaktan uzaklaşan Türkiye’de ağırlıklı olarak ailenin ve aile içerisindeki kadınların görevidir. Fakat artık bir sosyolojik değişimden bahsedebiliriz. Yalnızlaşan bir toplumdan bahsedebiliriz. Yalnızlaşan, artık çocuklarıyla aynı şehirlerde yaşamayan, yaşasalar bile çocuklarının kendilerinin sorumluluğunu almayacağını düşünen bir toplumdan bahsedebiliriz. Dolayısıyla ben toplumun, devletin bu görevi üstlenmesini temenni ettiğini düşünüyorum.”

“Önceki yıllarla sağlıklı karşılaştırma yapmak çok mümkün değil”

2006-2011 yıllarında Türkiye Aile Yapısı Araştırması’nda görev alan Beşpınar, geçmiş yıllardaki soruların 2021’de aynı ifadelerle katılımcılara sorulmadığına dikkat çekerek bu durumun karşılaştırma yapmayı imkansız hale getirdiğinin altını çizdi: “Bu çalışmaların toplumsal dönüşümü anlayabilmemiz için zamansal boyutta karşılaştırılabilir olması gerekiyor. Aynı ifadeyi sabit sorduğumuzda biz dönüşümü anlayabiliriz. En küçük bir sözcük değişikliği bile bu karşılaştırmayı zorlaştırır. Burada çok ciddi değişiklikler yapılmış ifadelerde. Önceki yıllarla sağlıklı karşılaştırma yapmak çok mümkün değil.”

Beşpınar, “Türkiye’nin kendi içindeki dönüşümü görmek biz sosyal bilimciler, sosyologlar ve diğer disiplinlerden gelen sosyal bilimciler, demograflar için çok çok anlamlı. Ama bunun ötesinde öyle bir veri toplamalıyız ki dünyadaki diğer toplumların verisiyle de kıyaslanabilir olmalı. Yani Türkiye tek başına bir ada değil. Bu tür ülke ve bölge karşılaştırmaları yapmayı mümkün kılan çalışmalar, Türkiye’yi de daha iyi anlamamıza yol açar. Bu yüzden o ifadelere yönelik tercihler çok önemli. Dünyada bu konuda bilinen, öne çıkan Hane Halkı İş Gücü anketlerinde ya da Dünya Değerler Anketinde kullanılan ifadelere benzer ifadeler kullansak, dünyadaki bu konudaki araştırmalarla karşılaştırma yapabiliriz. Kendimiz eklemeler yapsak bile soru setinde bu ifadelere de yer verirsek ülkeler arası, bölgeler arası ve zamansal karşılaştırmalar yapmayı mümkün kılabiliriz” diye konuştu.