Tarihin Binlerce Yıllık Tozunu Kaldırıyorlar

Anadolu'nun en batı ucu olan İzmir Yarımadası’nda hem karada hem de denizin altında kazılarını sürdüren arkeologlar ulaştıkları buluntular sayesinde bölgenin tarih öncesi çağlardaki yaşamına ışık tutuyor

Tarihin Binlerce Yıllık Tozunu Kaldırıyorlar

Anadolu'nun en batı ucu olan İzmir Yarımadası, karayollarının sonu ve Ege Denizi’ne açılan bir kapı olma niteliği taşıyor. Deniz ticaretinin merkezlerinden biri olma özelliğiyse tarih öncesi çağlara dek uzanıyor. Bu bilgiyi, yaklaşık 5 bin yıl önce Batı Anadolu kıyılarındaki adalardan deniz ticaretiyle Ege Denizi’nin bilinen en eski limanlarından biri olan Urla Limantepe’ye gelen ve yere düşüp kırılan toprak bir kap veriyor.

O toprak kabı bulan ve binlerce yıl boyunca üstünü örten tarihi kaldıransa, Ankara Üniversitesi Mustafa V. Koç Deniz Arkeolojisi Araştırma Merkezi (ANKÜSAM).

Hem karada hem de denizin altında kazılarını sürdüren arkeologlar ulaştıkları buluntular sayesinde bölgenin tarih öncesi çağlardaki yaşamına ışık tutuyor. Urla’da bulunan merkezin yerleşkesinde, dışarıdan bir gözün, yalnızca taştan ibaret göreceği en küçük buluntular sabırla birleştiriliyor; binlerce yıl öncesinde yaşamış insanlara ait eşyalar yeniden hayata döndürülüyor.

VOA Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Ankara Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve ANKÜSAM Müdürü Prof. Dr. Vasıf Şahoğlu çalışmalarının başlangıcını şöyle anlattı: “1992 yılında Limantepe'deki arkeolojik çalışmalarımıza rahmetli hocamız Profesör Hayati Erkanal'ın başkanlığında İzmir Bölgesi Kazı ve Araştırmalar Projesi adı altında başladık. Çünkü o dönemlere kadar, 90'ların başına kadar özellikle Batı Anadolu'nun tarih öncesi dönemleri yani klasik çağ kültürleri öncesindeki dönemleri pek bilinmiyordu. Sadece birkaç yerleşimi ve Troya'yı biliyorduk ama bu bölgede gerçekte nasıl bir kültürel güç olduğundan bilgimiz yoktu. Bizim çalışmalarımız o açıdan bir öncü niteliği taşıyor. İzmir bölgesi özelinde Batı Anadolu'nun klasik çağ öncesi kültürlerini araştırıyor, ortaya koyuyoruz. Çok önemli kültürlere ev sahipliğini yaptığını da ortaya koyduk şu ana kadar.”

Denizlerin altındaki tarih

Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına karşın denizin altındaki kültür varlıklarının belgelenmesinin geri kaldığını görerek harekete geçtiklerini belirten Şahoğlu, “Hem kara hem de denizin bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken bir bölgedeyiz ve ikisi tabii birbirinden çok farklı dinamiklere sahip. Deniz arkeolojisi ve karada yapılan arkeolojik çalışmaların bir bileşimi şeklinde bir konsept ortaya çıkıyor bu bölgede. Mesela Limantepe bölgedeki anahtar yerleşim yeri. Binlerce yıldır kesintisiz olarak iskan ediliyor, bugün de devam ediyor. Biz onu Anadolu'nun Ege'ye açılan kapısı olarak nitelendiriyoruz. Çünkü günümüzden 4-5 bin yıl önce Kiklad adalarıyla denizaşırı bağlantıları açısından Anadolu'da en çok bilginin ulaşılabildiği yer konumunda. Çok sayıda arkeolojik bulgu var. Binlerce yıl önce Limantepe'ye gelip kırılan ve orada kalan bir kabı, bizim arkeolojik çalışmalarımızla ortaya çıkardık. Böylece geçmişin ticari, ekonomik bağlarını ortaya çıkarmış oluyoruz. Dini inançlarını, ölü gömme geleneklerini araştırıyoruz” dedi.

Tarihte izi yakalanabilen en büyük doğa felaketinin kalıntıları Çeşme’de

Ankara Üniversitesi arkeologları, Çeşme ilçesinin geçmişinin yattığı Bağlararası kazı alanında da tarihte izi yakalanabilen en büyük doğa olayının kalıntılarını keşfetti. Aynı zamanda bölgenin yerleşim tarihini 4 bin 600 yıl öncesine götüren araştırma hakkında bilgi veren Şahoğlu, “Çeşme Bağlararası’ndaki kazılarımızda çok önemli bir keşif yaptık. Santorini volkan patlaması günümüzden 3 bin 500 yıl önce gerçekleşiyor. Bunun patlamasıyla bütün Ege yerle bir oluyor. İnsanlık tarihinde kayda geçmiş en büyük doğal afet diyebiliriz. Çeşme’nin de bu afet sırasında oluşan tsunamilerle tamamen yerle bir olduğunu ortaya koyduk. Santorini’den gökyüzüne püsküren küllerin izlerini de kazılarımız sayesinde bulduk. Dolayısıyla bundan sonra Ege arkeolojisinde yapılacak bu konudaki çalışmalar için yeni bir pencere açtık” diye konuştu.

Santorini patlamasına ait volkanik kaynaklı kül tabakasının Çeşme'deki kazı alanını ziyaret ederek görülebileceğini söyleyen Şahoğlu, ayrıca patlama sonrasında meydana gelen tsunaminin izlerinin de kazı sırasında keşfedildiğini anlattı.

Şahoğlu, “Çeşme Bağlararası'ndaki kazılarımız sona erdi. Ancak biz buraya bir üst örtü yapıp burayı halkın ziyaretine açmak istiyoruz. Arkeologlar dünyanın her yerinden gelip bunu görmek istiyor. Günümüzden 4 bin yıl önceye giden çok iyi korunmuş bir yerleşim var burada. Sokaklarında dolaşıp kapılarından evlere girebileceğimiz kadar iyi korunmuş. Şu anda maddi bir destek bulup hem arkeolojik kalıntıları korumak için hem de Çeşme gibi ülkemizin en turistik kentlerinden birinin göbeğinde oraya gelecek ziyaretçilere bu imkanı sağlamak için o çatıyı yapmamız gerekiyor” dedi.

“Uluslararası iş birlikleri ve disiplinler arası çalışmalarla örnek bir proje yürütmeye çalışıyoruz”

ANKÜSAM’ın kazıları Çeşme ve Urla ilçeleriyle sınırlı değil. Günümüzde baraj altında kalan Menderes ilçesine bağlı Bulgurca köyündeki Baklatepe’de, antik çağda on iki İyon devletinin önde gelenlerinden olan İzmir Karaburun Yarımadası’nda bulunan Erythrai antik yerleşiminde ve Geç Tunç Çağı’na tarihlenen bir mezarlık alanı olan Kömür Burnu’nda da arkeologlar tarafından kazılar gerçekleştirildi. Elde edilen buluntular üzerindeyse yalnızca arkeologlar çalışmıyor. Tarih öncesi yaşamları daha kapsamlı anlayabilmek için uluslararası katılımlı ve disiplinler arası bir çalışma yürüttüklerine değinen Şahoğlu, “Birçok ülkeden ve ülkemizden öğretim üyeleri ve öğrencilerin katılımıyla bir çalışma yürütüyoruz. Bunlar arasında antropologlar, botanikçiler, zoologlar, jeologlar var. Ekibimizde çok farklı konularda çalışmalar yapılıyor. Onlarla iş birlikleriyle geçmişi daha iyi anlamaya çalışıyoruz. İki yıl önce Avrupa Konseyi’nin ‘Strateji 21 Programı’ çerçevesinde ‘En İyi Uygulama Projeleri’ arasına Türkiye’den giren tek örnek seçildik. O da bizi çok mutlu eden, motivasyon kaynağı bir durum. Yaptığımız uluslararası iş birlikleri ve disiplinler arası çalışmalarla örnek bir proje yürütmeye çalışıyoruz” sözlerini kullandı.

Şahoğlu, denizden elde edilen buluntuların hayata döndürülmesinin daha zorlu bir süreç olduğuna da dikkati çekti: “Bulunan en ufak, en küçük buluntu bile bizim için değerli. Topraklarımızı yıkıyoruz, eliyoruz, en küçük hayvan kemiği kalıntılarına, en küçük seramik parçalarına kadar gerekirse topluyoruz. Denizaltında çalıştığımız için ekstra bir durum var. Çünkü denizin altında bulunan bütün buluntuların öncelikle tuzdan arındırılması gerekiyor. Bazen bir yıldan uzun bir süreçte seramik, kemik, organik gibi bütün malzemelerin yavaş yavaş tuzdan arındırma işlemleri gerçekleşiyor. Tuzdan arındırma işlemi tamamen bittikten sonra burada arkadaşlarımız tek tek birbiriyle uyumlu parçaları buluyor, yapıştırıyor, birleştiriyor ve restorasyon aşamasına geliniyor. Tabii işlem sadece yapıştırmayla bitmiyor. Biz onları tek tek çiziyoruz. Fotoğraflanıyor, envanter bilgileri çıkarılıyor. Onunla ilgili bütün bilgiyi belgelememiz gerekiyor. Daha sonra da müzelik değerde olanlar, tam hale gelen kaplar veya diğer eserler İzmir Arkeoloji Müzesi'ne gidiyor. Orada da bir kısmı sergiye çıkıyor ve herkes ziyaret edebiliyor.”

Tarihi yeniden canlandırıyorlar

Arkeologlar yalnızca buluntuları hayata döndürmekle kalmıyor. O dönemi anlayabilmek için deneysel arkeoloji çalışmalarıyla tarihi de yeniden canlandırıyor. Tarih öncesi çağlarda sahip olunan denizcilik teknolojisiyle nasıl ticaret yapıldığını anlayamaya çalıştıklarını kaydeden Şahoğlu, o dönemde kullanılan teknelerin benzerini hayata geçirerek Urla kıyılarını dolaştıklarını anlattı: “Günümüzden 5 bin yıl önce teknelerle Ege Denizi’ndeki adalardan insanlar Limantepe’ye geliyor, ticaret yapıyor. Peki bunu yaparken nasıl deniz araçları kullanmışlar, nasıl teknolojileri var? Onları biraz anlamak istedik ve buna yönelik olarak da modellemeler yaptık. Mesela 2010 yılında Ankara Üniversitesi'nin maddi desteğiyle Kiklad teknelerini canlandırma projemizi yaptık. Bu sayede henüz Ege'de yelken teknolojisinin keşfedilmediği bir dönemde, yelkenli bir tekne ile kürekli bir teknenin denizdeki seyahatinin farkını anlamaya çalıştık. O dönemde kullanılan deniz teknolojileri aslında yerleşimlerin önemini de belirleyen bir unsur.”

“Bu yıldan itibaren arkeoloji öğrencilerine burslar vermeye başladık”

Merkeze dışarıdan ziyaretçilerin de yoğun ilgi gösterdiğini kaydeden Şahoğlu, “Bir müzeymişiz gibi bir algı var. Burası bir müze değil, bir araştırma merkezi. Aynı zamanda bizim kazı evimiz. Ama çok ziyaretçi geliyor. Çok ilgili olan kişilere posterlerimiz aracılığıyla yaptığımız arkeolojik araştırmaları anlatıyoruz ve arkeoloji bilimini tanıtıyoruz” dedi.

Bu yıldan itibaren bir burs programı başlattıklarını da sözlerine ekleyen Şahoğlu, “Rahmetli hocamız Hayati Erkanal ve değerli eşi Armağan Erkanal hocalarımız malvarlıklarını Ankara Üniversitesi Vakfı'na bağışladılar ve bu yıldan itibaren onların adına arkeoloji öğrencilerine burslar vermeye başladık. Bu yıl ilk kez ülkemizdeki farklı üniversitelerden beş arkeoloji öğrencisi kazılarımıza katılacak. Hem onlara cep harçlığı oluşturacak maddi bir destekte bulunuyoruz hem de buradaki kazılara katılıp arkeoloji konusunda kendilerini eğitmeleri için olanak sağlıyoruz” diye konuştu.