Sivil anayasa mı, kurucu kimliği yeniden yazma arayışı mı?
Türkiye’de yeni anayasa tartışması, yalnızca “1982 Anayasası askerî mi, sivil mi?” sorusuna indirgenemez. Asıl mesele, yeni anayasa söyleminin ilk dört maddeye, Türk vatandaşlığı tanımına ve Türkçenin resmî dil oluşuna dokunup dokunmayacağıdır. FETÖ’nün yıllar boyunca “sivil anayasa” dilini kullanması ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” vurgusu, Türkiye açısından bu tartışmanın sadece iç hukuk meselesi olmadığını göstermektedir.
Türkiye’de anayasa tartışmaları hiçbir zaman yalnızca teknik hukuk metni tartışması olmamıştır. Anayasa, bu ülkede devletin adı, milletin tanımı, egemenliğin kaynağı, resmî dil, üniter yapı ve vatandaşlık bağı üzerinden yürüyen tarihî bir siyasal mücadele alanıdır.
Bu nedenle “sivil anayasa” talebi ilk bakışta demokratik ve meşru bir talep gibi görünse de, içeriği açıklığa kavuşmadıkça ciddi soru işaretleri doğurur. Çünkü bir anayasanın sivil olması, yalnızca onu askerlerin değil sivillerin yapmasıyla ölçülemez. Bir anayasanın gerçekten sivil sayılabilmesi için geniş toplumsal mutabakata, çoğulcu katılıma, şeffaf sürece ve devletin kurucu ortak paydasını koruyan demokratik bir zemine dayanması gerekir.
Bugün sorulması gereken temel soru şudur:
Yeni anayasa talebi gerçekten daha özgürlükçü, daha demokratik ve daha hukuk devleti merkezli bir metin arayışı mıdır; yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kimliğini yeniden tarif etme girişimi midir?
Muhalefetin yarısı dışarıda bırakılarak anayasa yapılmaz
Bir ülkede anayasa, günlük siyasi çoğunluğun kanunu değildir. Anayasa, toplumun bütününü bağlayan en üst hukuk metnidir. Bu nedenle anayasa yapımı, sıradan bir yasa yapımından farklıdır.
Eğer halkın neredeyse yarısı muhalefet cephesindeyse, Meclis’te ve toplumda güçlü bir mutabakat oluşmamışsa, “sıfırdan anayasa” çağrısı ister istemez şu kaygıyı doğurur:
Acaba yeni anayasa, ortak hukuk düzenini güçlendirmek için mi isteniyor; yoksa mevcut çoğunluğun ideolojik ve siyasi hedeflerini kalıcı devlet metnine dönüştürmek için mi?
Bu soru meşrudur. Çünkü anayasa, iktidarın değil milletin sözleşmesidir. Milletin yarısının endişe duyduğu, muhalefetin önemli bölümünün güvenmediği, toplumun geniş kesimlerinin içeriğini bilmediği bir anayasa süreci “sivil” olarak adlandırılsa bile demokratik meşruiyet açısından eksik kalır.
Sivil anayasa kavramı, eğer toplumsal mutabakatla desteklenmiyorsa, yalnızca siyasi bir ambalaja dönüşür.
1982 Anayasası askerî dönemin ürünüdür; fakat mesele sadece bu değildir
1982 Anayasası’nın 12 Eylül askerî darbesinden sonra hazırlandığı tarihî bir gerçektir. Kurucu Meclis, Millî Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi’nden oluşmuştur. Danışma Meclisi seçimle gelmemiş, son söz askerî yönetimin denetimindeki yapıda kalmıştır.
Bu nedenle 1982 Anayasası’na “darbe dönemi anayasası” denmesi tarihsel olarak doğrudur.
Ancak bugün tartışma yalnızca “1982 Anayasası askerîdir, o halde yenisi yapılmalıdır” kolaycılığına sıkıştırılamaz. Çünkü bu anayasa yıllar içinde defalarca değiştirilmiştir. Asıl tartışılması gereken şudur:
Yeni metin hangi ilkeler üzerine kurulacaktır?
Eğer yeni anayasa, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, temel haklar, denge-denetleme mekanizmaları, kuvvetler ayrılığı ve demokratik katılım için hazırlanıyorsa bu tartışma meşrudur.
Ama eğer yeni anayasa arayışı, ilk dört maddeyi, Türk vatandaşlığı tanımını, Türkçenin resmî dil oluşunu ve üniter devlet yapısını tartışmaya açıyorsa, bu artık sıradan bir reform değil, kurucu kimliğin yeniden yazılması anlamına gelir.
FETÖ’nün “sivil anayasa” dili neden hatırlanmalı?
Fetullah Gülen ve çevresi, yıllar boyunca “sivil anayasa” söylemini destekleyen açıklamalar yaptı. Bu söylem, dışarıdan bakıldığında demokratikleşme, sivilleşme ve özgürlük diliyle sunuldu. Ancak Türkiye’nin 15 Temmuz tecrübesi, bazı kavramların masum görünse de stratejik hedefler için kullanılabileceğini açık biçimde gösterdi.
FETÖ’nün temel hedefi, devleti dışarıdan yıkmak değil, devlet kurumlarının içine yerleşerek sistemi içeriden ele geçirmekti. Yargı, emniyet, ordu, eğitim, bürokrasi ve medya alanındaki örgütlenme bunun parçasıydı. Bu nedenle FETÖ’nün “sivil anayasa” dili, yalnızca bir hukuk reformu çağrısı olarak okunamaz; devletin kurucu yapısını ve kurumlarını dönüştürme arayışı bağlamında da değerlendirilmelidir.
Buradaki kritik nokta şudur:
Her sivil anayasa talebi FETÖ projesidir denilemez. Bu yanlış ve haksız bir genelleme olur.
Ancak FETÖ’nün de “sivil anayasa” söylemini kullandığı, bu dili demokratikleşme ambalajı içinde dolaşıma soktuğu ve devletin kurumlarını ele geçirme hedefiyle hareket ettiği gerçeği unutulamaz.
Bu yüzden bugün “sıfırdan anayasa” denildiğinde, vatandaş şu soruyu sormakta haklıdır:
Bu anayasa gerçekten milletin ortak hukuk metni mi olacak, yoksa devletin kurucu omurgasını gevşetmenin yeni dili mi olacak?
Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları, FETÖ’nün geçmişte kullandığı “sivil anayasa” söylemi ve Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” vurgusuyla birlikte yeniden kritik bir zemine taşındı.
smanlı millet sistemi” söylemi neden tehlikelidir?
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi”ne yaptığı vurgu da bu tartışmanın dış boyutunu göstermesi bakımından önemlidir.
Osmanlı millet sistemi, tarihsel olarak farklı dinî cemaatlerin kendi hukukî ve toplumsal alanlarında varlık göstermesine imkân tanıyan bir yapıydı. Fakat modern Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın çok hukuklu ve cemaat temelli düzeninden farklı olarak, eşit vatandaşlık ve üniter ulus-devlet ilkesi üzerine kurulmuştur.
Bu nedenle bir yabancı büyükelçinin Türkiye’ye “Osmanlı millet sistemi” üzerinden model önermesi masum bir tarih nostaljisi gibi görülemez. Hele ki Türkiye’nin etnik kimlik, mezhep, terör, sınır aşan bölgesel projeler ve dış müdahale baskılarıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde bu söylem, dikkatle okunmalıdır.
Çünkü “millet sistemi” bugünün Türkiye’sine taşındığında şu riskleri doğurabilir:
Ortak vatandaşlık yerine cemaat, mezhep ve etnik kimlik temelli siyasal aidiyetlerin güçlenmesi.
Tek hukuk düzeni yerine çok hukuklu veya parçalı kamu düzeni tartışmalarının açılması.
Üniter devlet yerine bölgesel ve kimlik temelli idari taleplerin meşrulaştırılması.
Türk milleti kavramı yerine Osmanlı’daki gibi ayrıştırılmış topluluklar anlayışının canlandırılması.
Bu tablo, Cumhuriyet’in kurucu felsefesiyle bağdaşmaz. Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlarını dinî cemaatlere, mezheplere veya etnik gruplara göre değil; eşit yurttaşlık bağına göre tanımlar.
Bu nedenle Barrack’ın söylemi, diplomatik nezaket sınırlarını aşan bir siyasal okuma olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’ye dışarıdan “millet sistemi” önerilmesi, doğrudan veya dolaylı biçimde Cumhuriyet’in ulus-devlet mimarisini tartışmaya açar.
İlk dört madde kırmızı çizgi değil, devletin varlık zemini
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk dört maddesi, devletin temel varlık çerçevesini oluşturur. Cumhuriyetin niteliği, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, resmî dilin Türkçe oluşu, bayrak, millî marş ve başkent bu maddelerde düzenlenmiştir.
Dördüncü madde ise ilk üç maddenin değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini hükme bağlar.
Bu hükümler, günlük siyasetin pazarlık konusu değildir. Çünkü ilk dört madde, yalnızca anayasal teknik düzenleme değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu mutabakatıdır.
Bu maddelerin tartışmaya açılması, “demokratikleşme” adı altında sunulsa bile, toplumun geniş kesimlerinde devletin üniter yapısına yönelik bir müdahale olarak algılanır. Bu algı hafife alınamaz. Çünkü devletlerin çözülme süreçleri çoğu zaman doğrudan sınır tartışmasıyla değil, önce ortak kimlik, ortak dil ve ortak vatandaşlık bağının aşındırılmasıyla başlar.
Türk vatandaşlığı etnik değil, anayasal bağdır
Anayasa’nın 66. maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ifadesi, çoğu zaman bilinçli veya bilinçsiz şekilde etnik bir tanım gibi sunulmaktadır. Oysa bu ifade, etnik değil hukuki ve anayasal bir vatandaşlık tanımıdır.
Bu tanım, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ırk, mezhep, etnik köken veya bölgesel aidiyet üzerinden değil, ortak devlet bağı üzerinden tarif eder.
Bu nedenle “Türk vatandaşlığı” ifadesini anayasadan çıkarmaya veya zayıflatmaya yönelik her girişim, yalnızca bir kelime değişikliği değildir. Bu, ortak vatandaşlık zeminini etnik, mezhepsel veya bölgesel kimliklere açma riski taşır.
Vatandaşlık tanımı zayıflarsa, millet ortak hukuk bağıyla değil, alt kimliklerin siyasal rekabetiyle tanımlanmaya başlar. Böyle bir zeminde anayasa birleştirici metin olmaktan çıkar, kimlik pazarlığının belgesi haline gelir.
Resmî dil meselesi kültürel haklarla karıştırılamaz
Türkiye’de farklı dillerin yaşaması, öğrenilmesi, kültürel alanda kullanılması ve yayıncılıkta yer bulması demokratik hukuk devleti içinde ele alınabilir. Bu ayrı bir meseledir.
Ancak Türkçenin yanına başka bir dilin resmî dil olarak eklenmesi çok daha ağır bir anayasal sonuç doğurur.
Çünkü resmî dil, sadece iletişim aracı değildir. Resmî dil; eğitimden yargıya, kamu yönetiminden güvenlik bürokrasisine, devlet arşivinden mahkeme kararlarına kadar bütün kamu düzeninin ortak taşıyıcısıdır.
Türkiye gibi terörle mücadele etmiş, sınır aşan etnik projelere maruz kalmış, jeopolitik baskı altında bulunan bir ülkede ikinci resmî dil tartışması, kültürel hak meselesinden çıkıp idari özerklik, bölgesel statü ve paralel kamu düzeni tartışmasına dönüşebilir.
Bu da ülkenin hemen bölüneceği anlamına gelmez. Fakat bölünme ihtimalini besleyebilecek anayasal ve idari bir zemin oluşturur.
Devletler bazen bir gecede değil, kavramlar değiştirilerek çözülür.
Sıfırdan anayasa söylemi neden kaygı doğuruyor?
“Sıfırdan anayasa” ifadesi, mevcut anayasanın tüm kurucu mantığının yeniden ele alınacağı izlenimini verir. Eğer bu ifade yalnızca daha demokratik, daha özgürlükçü ve daha denetlenebilir bir devlet yapısı için kullanılıyorsa, bunun topluma açıkça anlatılması gerekir.
Ancak aynı süreçte ilk dört madde, vatandaşlık tanımı, resmî dil ve üniter yapı etrafında belirsiz açıklamalar yapılırsa, kamuoyunda şu kanaat güçlenir:
Sivil anayasa söylemi, devletin temel niteliklerini dönüştürmenin yumuşak dili olarak kullanılıyor olabilir.
FETÖ’nün geçmişte sivil anayasa söylemini kullanması ve bugün dış aktörlerin Osmanlı millet sistemi gibi tarihsel modelleri yeniden gündeme taşıması, bu kaygıyı daha da artırmaktadır.
Bu kaygı ciddiye alınmalıdır. Çünkü anayasa yapımında güven, metnin kendisi kadar önemlidir. Güven yoksa en iyi yazılmış anayasa bile toplumu birleştirmez.
Yeni anayasa olacaksa şartları bellidir
Türkiye’nin daha demokratik, daha özgürlükçü, daha adil ve daha güçlü bir anayasaya ihtiyacı olduğu söylenebilir. Ancak bunun şartları vardır.
İlk dört madde tartışma dışı bırakılmalıdır.
Türk vatandaşlığı tanımı etnik değil anayasal ortak bağ olarak korunmalıdır.
Türkçenin tek resmî dil oluşu muhafaza edilmelidir.
Üniter devlet yapısı pazarlık konusu yapılmamalıdır.
Yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, denge-denetleme ve temel haklar güçlendirilmelidir.
Anayasa süreci iktidar blokunun değil, toplumun tamamının süreci olmalıdır.
Yabancı devlet temsilcilerinin Türkiye’ye tarihsel model önermelerine karşı diplomatik ve siyasi hassasiyet gösterilmelidir.
Bunlar sağlanmadan “sivil anayasa” denilmesi, ikna edici olmaz.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, devletin kurucu kimliğini tartışmaya açan bir anayasa macerası değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, mevcut hukuk devletini güçlendiren, yargıyı bağımsızlaştıran, temel hakları güvenceye alan, Meclis’i etkili kılan ve yürütmeyi denetleyen demokratik bir anayasal düzendir.
Eğer yeni anayasa arayışı bu hedeflere yönelirse, meşru bir reform tartışması yapılabilir.
Ama ilk dört madde, Türk vatandaşlığı, Türkçenin resmî dil oluşu ve üniter devlet yapısı hedefe konulursa, mesele artık “sivil anayasa” değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sözleşmesini değiştirme girişimi olarak görülür.
FETÖ’nün geçmişte “sivil anayasa” söylemini kullanması, bu kavramın her zaman masum olmadığını gösterdi.
Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” vurgusu ise Türkiye’nin ulus-devlet yapısına dışarıdan nasıl bakıldığını göstermesi bakımından uyarıcıdır.
Bu noktada milletin sorması gereken soru açıktır:
Gerçekten daha demokratik bir anayasa mı isteniyor, yoksa Türkiye’nin ortak adı, ortak dili ve ortak vatandaşlık bağı mı yeniden yazılmak isteniyor?
Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım.
Askerî anayasa tartışmasını bahane ederek, Cumhuriyet’in kurucu omurgasını kaybetmeyelim.
Kaynaklar
- Türkiye Büyük Millet Meclisi, “1982 Anayasası”
1982 Anayasası’nın hazırlanma sürecinde Kurucu Meclis’in Millî Güvenlik Konseyi ve Danışma Meclisi’nden oluştuğuna ilişkin resmî bilgi. (tbmm.gov.tr) - Türkiye Büyük Millet Meclisi, “1982 Anayasası Metin ve Değişiklik Bilgileri”
1982 Anayasası’nın ilk metni, Danışma Meclisi ve Millî Güvenlik Konseyi belgeleri ile sonraki anayasa değişikliklerine ilişkin resmî sayfa. (tbmm.gov.tr) - Anayasa Mahkemesi, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”
Anayasa’nın ilk dört maddesi, devletin bölünmez bütünlüğü, resmî dilin Türkçe oluşu ve vatandaşlık hükümleri için resmî anayasa metni. (anayasa.gov.tr) - Fetullah Gülen Web Sitesi, “Sivil Anayasa Talebi”
Fetullah Gülen’in “yeni ve sivil anayasa” talebini destekleyen açıklamasının yer aldığı metin. Kaynak, Gülen’in kendi sitesinde yayımlanmış olması nedeniyle değerlendirilirken bu bağlam belirtilmelidir. (fgulen.com) - Anadolu Ajansı, “KPSS sorularının sızdırılması iddianamesinden: FETÖ sistemi yıkmak yerine ele geçirmeyi hedefledi”
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamesinde FETÖ’nün devleti dışarıdan yıkmak yerine kurumları içeriden ele geçirme hedefi taşıdığı değerlendirmesine ilişkin haber. (aa.com.tr) - Anadolu Ajansı, “ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, AA’ya konuştu”
Tom Barrack’ın Türkiye, Osmanlı geçmişi ve “millet sistemi”ne ilişkin açıklamalarını içeren röportaj. (aa.com.tr) - SETA, “1982 Anayasası’nın Hazırlanışı ve Yeni Anayasa İhtiyacı”
1982 Anayasası’nın hazırlanma sürecine, Kurucu Meclis yapısına ve Danışma Meclisi üyelerinin belirlenme yöntemine ilişkin değerlendirme yazısı. (setav.org)
