Batı Trakya’da müftülük ve Çınar Camii tartışması: “Lozan’ın güvenceleri aşındırılıyor”
Birlik Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlhan Tahsin, Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın dinî kurumlarına yönelik uygulamaları MOCCA Dergisi için kaleme aldı. Tahsin, müftülüklerin devlet denetimine alınmasının ve Çınar Camii olayının ardından başlatılan yargı sürecinin azınlık hakları bakımından ciddi soru işaretleri doğurduğunu savundu.
Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın müftülük kurumu, din görevlilerinin belirlenmesi ve camilerin yönetimi etrafında uzun yıllardır devam eden tartışmalar yeniden gündemde. Gazeteci ve Birlik Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlhan Tahsin, MOCCA Dergisi’nin 47’nci sayısında Türkçe ve Almanca yayımlanacak makalesinde, Yunanistan’ın uygulamalarını uluslararası hukuk, din özgürlüğü ve azınlık hakları açısından değerlendirdi.
“Avrupa’nın Hukuk Körüğünde Batı Trakya: Lozan’ın Tasfiyesi ve Çınar Camii’nde Dinî Vesayet Tartışmaları” başlığını taşıyan yazıda Tahsin, Batı Trakya’daki sorunun yalnızca müftülerin belirlenmesiyle sınırlı olmadığını; dinî kurumların özerkliği, azınlığın temsil hakkı ve uluslararası antlaşmaların uygulanmasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu belirtti.
“Müftülük, azınlığın kurumsal hafızasını temsil ediyor”
Tahsin, Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın hukukî statüsünün 1913 Atina Antlaşması ve 1923 Lozan Barış Antlaşması’yla şekillendiğini hatırlattı. Lozan’ın azınlıklara ilişkin hükümlerinin dinî ve sosyal kurumların korunmasını amaçladığını vurgulayan Tahsin, müftülüğün yalnızca din hizmetleri veren idarî bir makam olmadığını ifade etti.
Müftülüğün toplumun dinî rehberliğinin yanı sıra tarihsel olarak vakıflar ve aile hukukuyla bağlantılı işlevler de üstlendiğini kaydeden Tahsin, kurumun Batı Trakya Türk toplumunun “kurumsal hafızasını” temsil ettiğini savundu.
Tahsin’e göre 1980’li yılların ortalarından itibaren uygulanan politikalar, azınlığın kendi iradesiyle belirlediği dinî liderlerle devlet tarafından görevlendirilen müftüler arasında fiilî bir ikili yapı oluşturdu. Bu durumun yalnızca idarî bir anlaşmazlık olmadığını belirten Tahsin, sorunun aynı zamanda toplumsal kabul ve meşruiyet boyutu taşıdığına dikkat çekti.
“Dinî liderlik toplumsal güven gerektirir”
Makalede, bir dinî liderin meşruiyetinin yalnızca resmî atama işlemiyle sağlanamayacağı görüşüne yer verildi. Tahsin, din adamı ile cemaat arasındaki güven ilişkisinin din hizmetlerinin temelini oluşturduğunu belirterek devlet müdahalelerinin ölçülü ve din özgürlüğünün özünü koruyacak nitelikte olması gerektiğini ifade etti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin dinî toplulukların örgütlenmesine ilişkin içtihadına da işaret eden Tahsin, devletlerin kamu düzenini koruma yetkisi bulunmakla birlikte, dinî toplulukların kendi liderlerini belirleme süreçlerine yönelik müdahalelerde çoğulculuk ve ölçülülük ilkelerinin gözetilmesi gerektiğini kaydetti.
“240 İmam Yasası” eleştirisi
Tahsin’in gündeme getirdiği bir diğer başlık, kamuoyunda “240 İmam Yasası” olarak bilinen 4115/2013 sayılı düzenleme oldu.
Yunan makamları söz konusu düzenlemeyi kamu eğitim sistemi içinde din eğitiminin ve din hizmetlerinin kurumsal bir çerçeveye alınması amacıyla savunuyor. Batı Trakya’daki azınlık kuruluşları ise düzenlemenin hazırlanması sırasında kendi temsilcileriyle yeterli istişare yapılmadığını ileri sürüyor.
Tahsin, tartışmanın yalnızca din görevlilerine kamu bütçesinden maaş ödenmesiyle ilgili olmadığını belirtti. Asıl meselenin, camilerde görev yapacak din adamları ile okullarda din eğitimi verecek kişilerin kim tarafından ve hangi ölçütlerle belirleneceği olduğunu ifade etti.
Makalede, din eğitiminin azınlığın dili ve dinî geleneğiyle uyumlu şekilde yürütülmesi gerektiği savunularak devlet tarafından belirlenen görevlilerin azınlık kurumlarının etkisini azaltabileceği yönündeki kaygılara yer verildi.
Müftülüklerin idarî yapısı tartışılıyor
Tahsin, son yıllarda yapılan düzenlemelerle müftülüklerin Yunanistan Eğitim ve Din İşleri Bakanlığına bağlı idarî yapılara dönüştürüldüğünü öne sürdü. Müftülüklerin idarî ve mali yapısının devlet bürokrasisine bağlanmasının, azınlığın dinî özerkliği açısından yeni sorunlar doğurduğunu savundu.
Müftü adaylarının belirlenmesinde devlet tarafından oluşturulan kurulların etkili olduğunu belirten Tahsin, azınlık toplumunun karar süreçlerindeki rolünün sınırlandırıldığını ileri sürdü.
Yunan makamları ise müftülük kurumuna ilişkin düzenlemeleri kamu yönetiminin işleyişi, hukukî denetim ve din hizmetlerinin düzenli biçimde yürütülmesi çerçevesinde değerlendiriyor.
Çınar Camii’nde ne yaşandı?
Batı Trakya’daki tartışmalar, 11 Ekim 2024’te İskeçe’nin tarihî Çınar Camii’nde yaşanan gelişmelerle yeni bir boyut kazandı.
Azınlık çevrelerinin anlatımına göre devlet tarafından görevlendirilen dönemin müftüsü ve beraberindeki heyetin cuma namazı sırasında camiye gelmesi cemaatin tepkisine yol açtı. Cami içinde yaşanan sözlü gerginliğin ardından heyet ibadethaneden ayrıldı.
Tahsin, olayı uzun süredir devam eden müftülük ve dinî temsil tartışmalarının bir sonucu olarak değerlendirdi. Cami cemaatinin tepkisinin barışçıl olduğunu ve dinî iradenin korunmasına yönelik toplumsal bir refleks niteliği taşıdığını savundu.
Yunan makamlarının olaya ve devamındaki soruşturmalara ilişkin değerlendirmesi ise kamu düzeninin korunması ve yürürlükteki mevzuatın uygulanması yönünde oldu.
Azınlık temsilcileri hakkında dava
Çınar Camii’nde yaşananların ardından bazı azınlık temsilcileri hakkında “dinî toplantıyı bozma” ve “huzursuzluk çıkarma” suçlamalarıyla yargı süreci başlatıldığı belirtildi.
Tahsin, Hüseyin Baltacı, Ozan Ahmetoğlu, Bahri Belço ve Murat Köse’nin de aralarında bulunduğu isimler hakkındaki davanın Mart 2026’da görülmeye başlandığını, duruşmanın daha sonra Haziran 2026’ya ertelendiğini aktardı.
Yargılamayı eleştiren Tahsin, davanın azınlığın hak arama mücadelesini baskı altına alabileceğini savundu. Yargı sürecinin sonucu bağımsız mahkemeler tarafından belirlenecek olmakla birlikte, davanın Batı Trakya’daki hassas toplumsal atmosfer üzerindeki etkisinin de dikkate alınması gerektiğini vurguladı.
“Sorun yalnızca Yunanistan’ın iç meselesi değil”
Makalede Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı’nın statüsünün uluslararası antlaşmalara dayanması nedeniyle yaşanan tartışmaların yalnızca Yunanistan’ın iç hukukuyla sınırlandırılamayacağı görüşü savunuldu.
Tahsin, azınlık haklarının çoğunluk karşısında daha güçsüz konumda bulunan toplulukların kimliklerini, inançlarını ve kurumlarını korumayı amaçladığını belirtti. Bu hakların bir ayrıcalık değil, fiilî eşitliğin sağlanması için gerekli hukukî güvenceler olduğunu ifade etti.
Devletlerin kamu düzenini sağlama ve hukuk sistemini işletme yetkisine sahip olduğunu kabul eden Tahsin, bu yetkinin uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınan hakların özünü ortadan kaldıracak şekilde kullanılamayacağını kaydetti.
Avrupa kurumlarına çağrı
Tahsin, Avrupa Birliği kurumları, Avrupa Konseyi ve Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine Batı Trakya’daki gelişmeleri daha yakından izleme çağrısında bulundu.
Din özgürlüğünün yalnızca bireyin inancını yaşaması anlamına gelmediğini belirten Tahsin, dinî toplulukların kendi kurumlarını yönetebilmesinin ve liderlerini belirleyebilmesinin de bu hakkın parçası olduğunu ifade etti.
Batı Trakya’daki sorunun kalıcı biçimde çözülebilmesi için diyalog, karşılıklı güven ve uluslararası yükümlülüklere bağlılık gerektiğini vurgulayan Tahsin, hukukî düzenlemelerin toplumsal meşruiyet dikkate alınmadan kalıcı sonuç üretemeyeceğini savundu.
MOCCA’nın 47’nci sayısında yayımlanacak
İlhan Tahsin’in Batı Trakya’daki müftülük tartışmalarını, “240 İmam Yasası” olarak anılan düzenlemeyi ve Çınar Camii sonrasındaki yargı sürecini ele aldığı makale, MOCCA Dergisi’nin 47’nci sayısında Türkçe ve Almanca olarak yayımlanacak.
Editörün notu: Haberde aktarılan hukukî ve siyasî değerlendirmeler İlhan Tahsin’in makalesine dayanmaktadır. Tartışmanın tarafları, ilgili antlaşmaların kapsamı, müftülük kurumunun statüsü ve Çınar Camii’nde yaşanan gelişmeler konusunda farklı görüşler ileri sürmektedir.
İlgili Arşiv Haber
Batı Trakya Türkleri: “Mülkiyet, eğitim ve temsil hâlâ temel sorun”