Bilime Güvenmek mi, Soru Sormak mı?
Pandemi Döneminin En Ağır Sınavı: Güven
Pandemi yılları yalnızca sağlık sistemlerini değil, toplumların düşünme biçimini de test etti. Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde Covid-19 aşıları “bilime güven” söylemiyle savunulurken, tereddüt yaşayanlar çoğu zaman ya bilgisizlikle ya da komplo teorileriyle aynı zeminde gösterildi. Oysa aradan geçen yıllar, konunun yalnızca “aşı ol” ya da “olma” ikileminden ibaret olmadığını ortaya koydu.
Bugün Almanya’daki mahkemeler, devlet kurumları ve sağlık otoriteleri önünde binlerce dosya bulunuyor. Bu dosyaların önemli bölümü, Covid-19 aşısı sonrası yaşandığı iddia edilen sağlık sorunlarıyla ilgili.
Pandemi döneminde yaşanan tartışmaları düşündüğümde hafızamda kalan en çarpıcı diyaloglardan biri şuydu:
“Bir bilim insanı bana, ‘Neden aşı olmuyorsunuz? Bilime karşı durmayınız’ diyordu. Ben de kendisine, ‘Hocam, aşı yeni. Eğer ileride yan etkileri ortaya çıkarsa bunun olmayacağına dair bana yazılı bir garanti verirseniz olayım’ dedim. O anda ısrarlı tavrından vazgeçti.”
Aslında bu kısa diyalog, pandemi dönemindeki küresel psikolojiyi özetliyordu. Çünkü mesele yalnızca bilim değildi; mesele aynı zamanda belirsizlikti. Bilim insanları da, siyasetçiler de, medya da o günlerde bilinmeyen bir virüsle mücadele ediyordu. Ancak toplumun önemli bir kesimi için temel soru şuydu:
“Uzun vadeli etkileri henüz bilinmeyen bir tıbbi uygulamanın sonuçları konusunda kim sorumluluk alacak?”
Almanya’da binlerce başvuru yapıldı
Bugün elimizde artık duygular değil, resmi veriler var.
Almanya’daki Paul-Ehrlich-Institut verilerine göre 2024 sonuna kadar Covid-19 aşıları sonrası 350 binden fazla şüpheli yan etki bildirimi yapıldı. Bunların yaklaşık 64 bini “ciddi yan etki şüphesi” kategorisinde değerlendirildi.
Bu rakamların tamamı doğrudan “aşı kaynaklı kesin zarar” anlamına gelmiyor. Zaten Alman makamları da bunu özellikle vurguluyor. Ancak bir başka gerçek daha var: Almanya’da binlerce insan, yaşadığı sağlık sorunlarının aşı sonrası başladığını belirterek resmi başvuruda bulundu.
2025 itibarıyla Almanya genelinde 14 binden fazla “Impfschaden” yani “aşı zararı” başvurusu yapıldığı, yüzlerce dosyada ise devletin kalıcı zarar tespiti yaptığı kamuoyuna yansıdı.
Bu tablo, pandemi döneminde dile getirilen bütün endişelerin “bilim karşıtlığı” olarak yaftalanmasının bugün yeniden tartışılmasına yol açıyor.
Mahkemeler ne diyor?
Alman mahkemeleri bugüne kadar aşıları “toplu suç” veya “hukuksuz uygulama” olarak değerlendirmedi. Ancak bazı davalarda önemli eşikler oluştu.
Federal Adalet Divanı’nın 2026’daki AstraZeneca kararı bunlardan biri oldu. Mahkeme, aşı sonrası sağlık sorunu yaşadığını iddia eden bir kişinin üretici firmadan daha fazla bilgi talep edebilmesinin önünü açtı.
Bu karar doğrudan “aşı zararı kesinleşti” anlamına gelmiyor. Ancak Almanya’daki yüksek yargı ilk kez şu noktaya dikkat çekmiş oldu:
Bir vatandaşın şüphelerinin tamamen “temelsiz” sayılabilmesi için, bilimsel belirsizliklerin de açıklığa kavuşması gerekiyor.
Bilim ile dogma arasındaki çizgi
Pandemi döneminin belki de en büyük problemi, “bilime güvenmek” ile “bilimi sorgulamamak” arasındaki çizginin bulanıklaşmasıydı.
Oysa bilim dediğimiz şey zaten soru sormak üzerine kurulu. Bilim tarihi, kesin doğruların değil; sürekli test edilen tezlerin tarihidir. Bir bilim insanının “kesinlikle hiçbir risk yok” diyememesi de bilimin doğasının parçasıdır.
Nitekim bugün Almanya’da Post-Vac sendromu, POTS, kronik yorgunluk sendromu (CFS/ME), miyokardit ve nörolojik komplikasyonlar üzerine yeni araştırmalar yürütülüyor. Yani birkaç yıl önce “olamaz” denilen bazı başlıklar artık doğrudan akademik inceleme konusu.
Bu durum, pandemide korku diliyle yürütülen toplumsal baskının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Medya ve toplumun sınavı
Pandemi yıllarında Avrupa medyasının önemli bölümü, farklı görüşleri çoğu zaman “tehlikeli söylem” kategorisinde değerlendirdi. Oysa demokratik toplumların gücü, kriz anlarında bile soru sorabilme cesaretini koruyabilmesidir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, insanların “uzun vadeli etki” sorusu sormasının irrasyonel değil; aksine temkinli bir yaklaşım olduğu daha net görülüyor.
Çünkü modern hukuk sistemlerinde bile hiçbir ilaç için yüzde yüz risksizlik garantisi verilmiyor. Zaten Alman mahkemelerinde süren binlerce dosya da bunun göstergesi.
Pandemi bitti. Ancak geride yalnızca sağlık politikaları değil, devlet-toplum-güven ilişkisi açısından da büyük bir hafıza kaldı.
Belki de bugün asıl sorulması gereken soru şu:
Bilime güvenmek ile sorgulama hakkını korumak arasında sağlıklı denge kurulabildi mi?